Writer, Photographer, Journalist

Oğuzlar, Kars Platosu temel bir imge; Yedinci yazı

Değerli İzleyici,
Altıncı yazıda ben de üşenmedim ve ‘Ani’ye gidin’ dedim. ‘Kars Platosu merkezli bu içsel platonun yüksekçe bir yerine çıkın ve seyirlik olanları hayal pencerenizde canlandırın,’ dedim. Kendinizi bir an ‘Kaf Dağı’na Zümrüdü Anka Kuşu tarafından uçmaya davet edilmiş hissedeceksiniz. Çünkü, Kaf Dağı Masalları, buradan yayılır dünya edebiyatına. Erken yüzyıllarda kulaktan kulağa yayılan Binbirgece Masalları’nın betimi ile varsıl düşsel ‘pırlanta üçgen burasıdır,’ dedim. Yanılttım mı sizi?

Pırlanta üçgen burasıdır, derken Ani üzerine, tarihin belli bir evresine vurgu yaptım. Bu vurgu o dönem nüfus hareketleriyle kitleselleşen bir evre için yapıldı. Bunu yok mu sayacağız? Tarih adı verilen yitik insanlık durumlarına, sırası geldikçe analitik bakışlarla eğileceğim.

Bugün Kars Platosu derken, orada varsıllaşan insanlık durumunu peşinden sürükleyen kitleselleşen ve yazınsal metinlere yansıyan nüfus hareketleri, bir roman yazarı olarak kullanılan dil ile imgelem kurabilir ve bu imgelem, bir dilin varoluş temelini de saptamayı gerektirir o yazar için. Bu satırların yazarı Türkçe yazınsal metinler peşinde koşmaktadır. Birincil iletiş dili, her yazarın kaçınılmaz bir bağımlılıkla katlanmak zorunda kaldığı kaçınılamaz bir durumdur. O yazar dilinin geçiş evrelerini, yaşadığı dönemde kitleselleşen nüfus hareketlerini görerek izlemeli en azından neyi neden yaptığını düşünmelidir, derim.

Bu kez Ani’den geride kalan örenler üzerinde, çevresinde konuşulan bir dil, yazınsal metinlerle evrensel diller ailesine katılan bir dil, Türkçe, nereden, nasıl neden ortaya çıktı, burada kısaca buna değiniyorum.

Salt Oğuzlar adı altındaki kavimler Kars Platosu’na inmedi. Oğuzlarla birlikte bugün kullanılan Türkçe de Kars Platosu’na indi ve Anadolu’ya yerleşti. Evet, 6. 7. 8. yüzyıllarda Kafkaslardan dalgalar halinde inen ve Kars Platosu’nu aşan tengrici Şaman Oğuz boylarına özetle bakalım.

Otlak başat döngüsüne bağlı yazlak ve kışlak yaşam koşullarında kültürel altyapısını oluşturan bugünkü ‘Yörük’ halkın öncülü olan Oğuzlar, fetih sözcüğünü öğreninceye dek tarih sahnesinde kendileri için tarihsel rollerini Anadolu ile evrile/dönüşe sürdürmeyi başardılar.

O günkü ‘Oğ-Uzlar’dan ya da ‘Og-hurlar’dan bugün geriye ne kaldı?

Oğuz Türkçesi’nde bir diyalekt dönüşümü (transformation) oldu ve (r) gitti (z) kaldı. Oğuzlar ile Oghurlar arasında fonetik sessel (phonetik) ayrışma ve kendi değişik açılarında göreceli farklılaşma evresinin, 3. yüzyıldan önceye rastladığını ileri süren bilimsel görüşler var.

Demektir: ‘Oğuzlar’ başlığı altında toplanan göçer – konar yani ‘fetih’ değil otlak başat döngüsü’ne bağlı yazlak ve kışlak peşinde yaşam koşullarını oluşturan kavimler (a multi-familial social grouping) erken üçüncü yüzyılda tarih sahnesinde görünmüşler ve göreceli olarak proto-Oğuz Türkçesi’ni konuşmuş: Orhun, ‘Orkhon-Orkhun’ yazıtları ile (689) başlarından geçen öyküleri de yazmışlar.

Oğuzlar değişik zamanlarda değişik başlıklar altında değişik yerlerde ortaya çıkarken yaşamın sürekliliğini pekiştiren, sağlayan ikilik değil; yazlak, kışlak ikilisindeki (the dialectical presentation) diyalektik sunuyu (yaratının nimetini) gözden kaçırmadan; buna bağlı doğaçtan dualizm çerçevesinde, her bahar doğanın yeniden doğuş çemberiyle kuşatıldıklarına inanarak ‘yazlak’ uğruna ova, dağ, bayır aştılar ve bu çemberin öte ucundaki kışlak’a çekilip ilkyazı beklediler.

Sanal ya da hayali olmayan bu kılgıcı yaşam, ‘gök tengri’ ile ‘yer-su’ arasında değiş tokuş inancasını, öteki Türk kavimlerine oranla Oğuzlar’ı yakın dönemlere dek kendi özgül durumlarıyla bir arada tutmayı başardı. ‘Yörük’ başlığı altında göreceli olarak varolan gerçeğe, bugün Muğla-Denizli sınırlarında yaz bitip güz başlarken, Köyceğiz, Sandraz Dağı, Çiçek Baba doruğunda tanık oluyoruz.

Yazlak ve kışlak, bu kılgıcı yaşam, nesnel hayatın, dünyasallığın; dünyevi olmanın sürekliliğidir onlar için.

‘Kışlak’ vakti nedeniyle ‘kurban’ keserek ayrılık töresini yerine getiriyor ve bir yıl sonra yine buluşmak üzere hem birbirlerine hem de doğaya ‘hoşça kal’ diyerek; yaz/kış döngüsüne, bu düalist diyalektik birliğe doğaçtan uyumla yaşıyorlar. Türkçe’yi koruyup konuşuyorlar.

Burada ‘temel kültürel bir imge’ yeterince ortaya çıkmaktadır. Bir kavimler birliği olarak ‘Oğuzlar’ ismini pek çok metinde, tarihin değişik dönemlerini ve değişik yerlerini tanımlama, betimleme nedenleriyle görüyoruz.

Tekin SonMez

Leave a Reply